Osmanlı'da Medusa!
Korkubilimi Özel: II. Abdülhamid Döneminde Yaşanan Esrarengiz Olay!
Advertisement
Hepimiz Şahmeran hikayesini biliriz. Belinin üstü kadın vücudu altı ise yılan formunda olan, yarı insan yarı sürüngen bir canlıdır Şahmeran. Pek çok araştırmacıya göre de, eski çağlarda dünya dışından gelen ziyaretçiler, dünya insanının genetik kodlarıyla oynayarak yeni bir ırk geliştirme çabalarında bulunmuştur. Şahmeran hikayesinin konusu tam olarak bu varsayımdan kaynağını almış olabilir. Şahmeranın, genetiği değiştirilmiş yarı insan yarı uzaylı bir varlık olması muhtemeldir.

Bu hikayenin ve yukarıda bahsetmiş olduğumuz yarı insan yarı uzaylı varlıkların olabileceğine dair kendi tarihimizden, Osmanlı’da tarih kayıtlarına geçmiş bir olaydan bahsedeceğiz. Söz konusu olay Sultan II. Abdülhamid Han zamanında meydana geliyor…
Abdülhamid Han zamanında İstanbul’da bir deprem meydana gelir. Şu an Yerebatan Sarnıcı’nın olduğu bölgede o zamanlarda bina yoktu ve insanlar buradaki tünellere girebiliyorlardı. Depremden birkaç gün sonra çocuklar oynamak üzere Yerebatan Sarnıcı’nın olduğu bölgede tünellere girerler ve içlerinden bazılar tüneldeki duvarların birkaçının çatlamış olduğunu görür ve gördükleri manzarayı büyüklerine anlatırlar. Duvarlarda içe doğru çatlakların açıldığı bilgisi Sultanın kulağına kadar gider ve sultan uzman kişileri bakması için görevlendirir.

Gelen görevliler çatlakların olduğu duvarları açarlar ve içeride bir lahit olduğunu görürler. Bu büyük lahitin kapağını açtıklarında ise gördükleri manzara karşısında şok olurlar. Lahitin içinde bir mumya bulurlar fakat asıl şaşkınlık yaratan mevzu mumyanın şeklidir. Mumyanın başı insan ve vücudu da yılan şeklindedir. Bu olay kısa süre içerisinde yayılır ve “Şahmeran bulundu” söylentileri ayyuka çıkar.
Bu lahit, içerisindeki mumya çıkartılarak Sultan Abdülhamit tarafından bir yere saklatışmıştır. Konuyla ilgili olan araştırmacılara göre lahit içindeki yaratığın mumyası halen İstanbul’da saklanmaktadır ve dönemin yönetim merkezleri olan Yıldız Sarayı ya da Beylerbeyi Saraylarında saklanıyor olması muhtemeldir.

Bu olay hayal ürünü değildir ve yazılı kaynaklara dayanmaktadır. Dönemin Osmanlıca yayın organı olan “Resimli gazeta” isimli dergide olay kaleme alınmış ve lahitin fotoğrafları çekilmiştir.
Sansasyonların daha fazla yayılmasının önüne geçmek için Sultan Abdülhamit yerinde bir karar alır ve lahit boş olarak Fatih Camii’nin avlusuna törenle gömülür. Olay gününün fotoğrafları bahsetmiş olduğumuz “Resimli gazeta”da yayınlanmıştır. Lahit Fatih Camisi’nden sonra Molla Fenari Camii’nin yanında bulunan, kraliçe mezarlarının olduğu bölgeye konulmuştur fakat lahitin bundan sonraki akıbeti bilinmemektedir. Pek çok yabancının bu lahitin peşine düştüğü öğrenilmiştir.



İşe daha esrarengiz bir boyut katan gelişme ise haberin yer aldığı derginin, yayınlandığı dönemdeki tüm sayılarının Taksim ve Beyazıt Kütüphanelerinde bulunmasına rağmen sadece bu sayısının bulunamıyor olmasıdır. Bu sayının gizli bir cemiyet tarafından toplatıldığı iddia edilmektedir.
Daha önceki yazımızda da kertenkele derisine sahip olan ve dünyayı kontrol ettiği düşünülen , uzaylı bir ırk olan “Reptilianlar” dan bahsetmiştik. Kim bilir? Belki de asırlar önce bulunan bu lahit ve içindeki esrarengiz varlığın mumyası, Reptilianlara dair bugüne kadar bilinen tek somut delildir.
Not:Resimli gazeta’ya ait fotoğraflar onaltiyildiz.com adlı siteden alınmıştır. Emeklerinden dolayı Oktan Keleş Bey’e teşekkür ederiz.
[ads1]
https://korkubilimi.com/mitoloji/ikinci-abdulhamid-doneminde-esrarengiz-olay.html
Sırdaş 12. Bölüm: Belgelerle Medusa ve Şahmeran
Oktan Keleş, Medusa ile ilgili bilinmeyenleri ilk defa açıklıyor. On Altı Yıldız, tarih yazımına katkı yapmaya devam ediyor...
5 Ağustos 2010 14:35
BELGELERLE MEDUSA VE ŞAHMERAN
Medusa hakkında, bugüne kadar ortaya çıkmamış, tarihi öneme haiz bir belge ile yine bilinmeyenleri açıklıyoruz.
Medusa ile ilgili olarak; rivayetler,
mistik hikâyeler, inançlar vs. birbirinden farklı birçok anlatım
günümüze kadar ulaşmıştır.
Ayrıca Medusa hakkında bugüne kadar pek çok efsane anlatılmıştır…
Medusa, bir kadındır. Saç örgüleri yılan şeklindedir. Baktığı insanı ‘taş’ eder vs. gibi rivayetleri burada uzun uzun anlatmayacağım.
2010
yılının ilk yarısında Medusa karakterine, ‘Titanların Savaşı’ filminde
rastladık. Filmin afişine baktığımızda; kafası kesilmiş halde bulunan
Medusa’nın saçları yılanlı haliyle başta büyük şehirlerimiz olmak üzere
her yerde bilboardlara asıldı.
Medusa
ile ilgili olarak bizim tarihimizde de çok az bilgi vardır: Kime
sorsanız, ‘İstanbul Sultanahmet’te, Yerebatan Sarnıcı’nda Medusa’nın
mezarı/heykelleri var’ diyeceklerdir. Dev mermer sütunlar, birkaç mermer
sütün üzerinde Medusa’nın kabartma taş üzerine işlenmiş yüzü ve saçları
yılanlı hali ve buna benzer figürler… Bunlara ek olarak Medusa ile
ilgili bilgiler, Yerebatan Sarnıcı tanıtım kitapçığında yer almaktadır.
Anlatılanlar ne kadar doğru ne kadar yanlış, bilemeyiz…
‘Tarih belge ile yapılır.’ diyenlere şimdi bazı belgeler göstereceğiz.
Tarihin tozlu sayfalarını arayalım: Sırdaş’tan Medusa ile ilgili öyle bir belge ve bilgi çıkmıştır ki, bu konuda bilinen bütün ezberleri bozmuştur.
Şimdi konuyu Sırdaş’ın kayıtlarından izleyelim:
Yıl 1456. Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna, Venedik’ten, İtalyan asıllı bir heyet gelir. Sultan’a sunmak üzere, birçok değerli hediyeler vardır yanlarında. Araya hatırlı kişileri, elçileri aracı yaparak, Fatih Sultan Mehmet ile ısrarla görüşme talep ederler.
Padişah,
gelen bu heyeti, onca rica ve minnete rağmen huzuruna kabul etmez.
Elçilerle görüşmesi için Vezir-i Azam’ı görevlendirir. Venedik’ten gelen
bu heyet, çaresiz, Vezir-i Azam ile görüşürler.
Görüşmenin
konusu: "Sultanahmet’te bulunan Yerebatan Sarnıcı ve içinde bulunan
hazine" ile ilgilidir. Görüşmenin konusu oldukça ilgi çekicidir.
Hazineden bahseden heyet, Vezir-i Azam’a hazinenin yerini söylemez…
Hazinenin yerini söylemek için şu şartı öne sürerler: “Hazinenin yerini,
sadece Padişah’a” söyleyeceklerdir. Bunun için, tekrar Padişah’tan
görüşme talebinde bulunurlar.
Vezir-i Azam, heyet ile aralarında geçen konuşmaları Padişah’a aktarır.
Fatih
Sultan Mehmet Han’ın siyasi dehası bilinmektedir. ‘Bu işin içinde bir
iş olabilir,’ diyerek heyetten bir temsilci ile görüşmeyi kabul eder.
Belirlenen tarihte, seçilen temsilci, Fatih’in huzuruna çıkar ve şunları
anlatır:
‘Yerebatan
Sarnıcı diye bilinen mekânın içersinde bir hazine vardır. Hazine
denilen şey; altın, gümüş, mücevher gibi maddi değeri olan şeyler
değildir. Hazine, özel yapılmış bir lahit ve lahdin içindeki cesettir.’
Bu
lahit ve içindeki ceset, Venedikli elçiye göre, ‘hazine değerindedir.’
Cesedin ise ‘Medusa’ diye adlandırılan efsanevî kişiye ait olduğu
belirtilir. Bu ceset, mumyalanmış haldedir, Medusa diye tabir edilen
saçları yılanbaşı ile yaratığı andıran bir şekildedir.
Fatih
Sultan Mehmet Han’dan talepleri ise; ‘kendileri için çok önemli olan bu
lahdi ve içindeki cesedi’ gelen bu heyete vermeleridir. Bu lahdin ve
içindeki cesedin kendilerine verilmesi karşılığında da, Fatih’e birçok
şey önerdikleri bilinmektedir.
Sırdaş’a
kadar intikal eden bu bilgiler arasında, bir de şunlar da vardır:
‘Venedik’ten gelen elçilerin Hıristiyanlarla bir alakası olmadığı,
gizemli, paganist bir tarikatın üyeleri olduğu’ bilgisi de vardır.
Bundan sonrası hakkında pek bir bilgi bulunmamaktadır…
Fatih
Sultan Mehmet’in bu lahdin, çıkarılıp çıkarılmamasına izin verip
vermediği ile ilgili sır bilgiler Abdülhamid Han’a kadar ulaşır.
Abdülhamid Han, bu eksik kayıtları büyük bir ilgi ile takip eder ve işin
ehillerine de konuyu incelettirir.
Abdülhamid Han’ın bu işle ilgilenerek takip etmesi, Medusa ile ilgili olarak, tarihi yanlışların önüne geçilmesini sağlamıştır. Sultan’ın
uzak görüşlülüğü sayesinde, maksatlı olarak çarpıtılan bazı bilgilerin,
doğru bir şekilde günümüze kadar ulaşması temin edilmiştir. Sultan,
Sırdaş’a da öyle bir delil koyar ki, işte ilk defa Türk ve dünya
tarihine katkı olacak bu tarihi belgeyi sizlere sunacağız.
Sultan
Abdülhamid Han’ın, gizemli olaylara, sırlı hikâyelere olan ilgisi
bilinmektedir. Sherlock Holmes’in hikâyelerini, İngilizceden Osmanlıcaya
çevirttiği, okuduğu ve kütüphanesine koyduğu yine Homeros’un, İlyada ve
Odysseia isimli eserlerini de aynı şekilde çevirtip, okuduğu
bilinmektedir.
Abdülhamid
Han’nın, Medusa ile ilgilenmesinin sebebi, Sırdaş'taki kayıtlardan
hariç; Sultan’a, bu konu ile ilgili olarak yine birkaç elçinin geldiği,
Vezirlerine, Yerebatan Sarnıcı’ndaki hazine ile ilgili bir şeyler
fısıldadıkları, bu konuya olan ilgisini daha da arttırmıştır.
Abdülhamid
Han, Devlet-i Âliye’nin bunca işi arasında, bu konuyu da ihmal etmemiş,
görevlendirdiği birkaç kişi ile bu konunun iyice araştırılmasını
sağlamıştır.
Medusa
ile ilgili olarak gelen heyetle, Sultan’ın vazife verdiği görevliler
temasa geçmiş, edinilen bilgiler Padişah’a rapor edilmiştir.
Araştırma
neticesinde, gelen kişilerin kimlikleri ve ait oldukları teşkilatı
(muhtemelen İlluminati tarzı bir örgüt) öğrenen Sultan Abdülhamid Han,
bu heyetin taleplerini geri çevirmiş ve heyetten aktarılan bilgiler
doğrultusunda da bu lahdi çıkarmaya karar vermiştir. (Arada yine birçok
olay olmuştur ki, biz bu kısımları şimdilik geçiyoruz.)
Abdülhamid
Han’ın görevlendirdiği bir heyet, Derviş’in emri altında 'Medusa' ile
ilgili çalışmaya başlamış, bu ekibe Yıldız İstihbaratı’nın en seçkin
üyeleri de eşlik etmiştir.
Uzun uğraşlar sonucunda, Yerebatan Sarnıcı’nın -bugün kapanan dehlizlerinde- söz konusu lahit bulunmuştur.
Burada
kısa bir not yazmakta fayda var: Bugünkü Yerebatan Sarnıcı birçok
dehlizlere sahiptir. Bir ucu Haliç’e, bir ucu Ayasofya’ya hatta
“Binbirdirek Sarnıcı” ile bağlantılı olduğu bilinmektedir.
Günümüze gelene kadar, dehlizlere duvarlar çekilmiş, ağızları kapatılmış, birçok sırrı da örtülmüştür.
Hatırlanacağı
gibi geçtiğimiz günlerde; “Ayasofya’nın Sırrı Ortaya Çıktı” diye büyük
bir hengâme kopmuş ve bu olay medyada geniş yankı bulmuştu. (http://www.hurriyet.com.tr/pazar/12196331.asp)
Bu dehlizlerden birine girilmiş ve çekimler yapılmıştı. Bir grup
arkeolog ve bilim adamı eşliğinde yapılan bu çalışmalar neticesinde,
Ayasofya’nın 150-200 metre altındaki derinliklerde su kuyularının
bulunduğu, İngilizlerin İstanbul’u işgal ettikleri dönemde, İngiliz
askerlerinin bu kuyulara girip öldükleri anlaşılmıştır. Ölen askerlerin
eşyaları da teşhir edilmiştir.
Yapılan
bu çalışmalar neticesinde, dehlizlerin nerelere kadar gittiği
bilinmiyor, bu konuda yapılan çalışmalar ne aşamada bilmiyoruz. Acaba yapılan bu çalışmaların Medusa’nın lahdi ile ilgisi var mı, bilmiyoruz…
Yine
geçtiğimiz günlerde, İstanbul’un röntgeni çekilmiştir. Bu çekimler
neticesinde, bugünkü Çemberlitaş’ın alt kısımlarında, Yerebatan Sarnıcı
gibi bir yapının olduğu tespit edilmiştir. Sarnıcın korunması ile ilgili
medyada son zamanlarda birçok haber çıkmaktadır.
(http://www.haber7.com/haber/20100726/Yerebatan-Sarnici-her-an-cokebilir.php)
Sarnıcı korumak için üzerindeki bazı yerlerin kapatılacağı
söylenmektedir. Bu konuyla ilgili olarak Dünya Bankası’nın da finans
ayırdığı bilinmektedir. Acaba bu bölgeye olan ilgi nedendir?
Biz yine konumuza dönelim:
Abdülhamid
Han’ın araştırmaları netice vermiş ve lahit bulunmuştu. Abdülhamid Han
lahdi bizzat yerinde görmüş, tonlarca ağırlıktaki bu lahdin kapağı
indirilmiş, lahdin içinde görenleri dehşete düşüren bir yaratık
görülmüştür.
İnsan
başına benzeyen, kıvrımlı kıvrımlı dev bir yılan gibi, mumyalanmış,
ancak bozulmaya başlamış bu yaratığı, orada bulunan çok az kişi görmüş
ve onu görenler hayretler içerisinde kalmışlardır.
Abdülhamid
Han, bir fermanla, lahdin derhal korunmaya alınmasını, görülen bu
lahdin ve içindeki yaratığın kimseye anlatılmamasını emretmiştir.
Abdülhamid
Han, bu konuyla ilgili olarak, ne yapacaklarına dair istişare etmek
için, derin ehl-i ulema ve gönül gözü açık kişilerle çok gizli bir
toplantı yapmıştır. Yapılan bu toplantı neticesinde; ortaya bir çok
görüş atılmasına rağmen, şu görüş ağırlık kazanmıştır: Lahit ve içindeki
cesed, halkta çeşitli fitnelere sebep olunmaması için gizlenecektir.
Ancak Abdülhamid Han, Derviş ve Sırdaş’ın bu konuyla alakalı bir tereddütleri vardır: Bu lahdi tekrar saklarlarsa, bu lahdin sırrını bilen şer güçler, ona büyük önem atfedenler, bu lahdin yerini tekrar öğrenebilirler mi?
Ertesi sabah ayrı bir heyetle konuyu istişare eden Sultan Abdülhamid Han, yine zekice bir karar vermiştir:
Lahit, gün ışığına çıkarılacak ancak içindeki ceset/yaratık gizlenecektir.
Abdülhamid Han, bu cesedin neye ait olduğunu merak etmiş ve öğrenmek istemişti. Bu ceset, neye ait olabilirdi? Bunun için yurt dışından ünlü bir biyolog bilim adamı getirildi. Cesedi, bu bilim adamına gösterdiler. Cesedi gören bilim adamı, dehşete düştü.
Getirilen bu bilim adamı, incelemesinin neticesini Padişaha sundu. Raporda şu ibareler oldukça dikkat çekiciydi: ‘Bu
bozulmaya başlamış olan, dev görünümlü, insan başına benzeyen, yılan
gibi kıvrılmış bu yaratık, muhtemelen dinozor çağından kalan dev bir
yılan veya dinozora benzeyen bir yaratık…’
Bozulmaya başlamış olan bu mumya, insan başını andırdığı için mi insan denmekteydi?
Acaba bu cesedi halk görseydi ne derdi? Belki de ‘dev bir ejderha’ diye adlandıracaktı.
En ilginç olanı ise, o lahdin orada olduğunu ve lahdin sırrını bilen birilerinin (şeytani bir tarikat) asırlarca orada ayin yapmalarıdır.
Bu
sırrı Fatih döneminde, Fatih’in bildiğine göre, bu örgüt, lahit ile
ilgili sırrı kendi üyelerine, lahitteki cesedi göstererek veriyorlardı.
Ta ki, şöyle bir kayıta rastladıktan sonra işin durumu değişmiş olabilirdi:
Bir
çingene çocuğu, rivayetlere göre dehlizlerden birine girmiş, çıkamamış,
cesedi gördükten sonra o da sırra vakıf olmuş, dışarı çıktıktan sonra
tüm İstanbul halkına: ‘Ben Şahmeran’ı (yarı insan yarı yılan) gördüm demesiyle ve bu söylentinin yayılmasıyla olayın boyutu başka bir yöne kaymıştır.
Kayıtlarda kopukluk olduğu için biz kara kaplı Sırdaş’taki kayıtları esas alıyoruz.
Sırdaş’ta bu konuyla ilgili ayrıca şunlar yazılı: Tonlarca
ağırlıktaki bu lahdi, devrin en güçlü hamal ve tulumbacıları,
urganlarla, bin bir güçlükle gün yüzüne çıkarmışlar, bugünkü Fatih
Camii’nin avlusuna götürüp, halka kısa bir süreliğine teşhir
etmişlerdir.
Sultan Abdülhamid Han’ın emriyle lahdin resmi çekilmiş ve devrin gazetelerinde yayınlattırılmıştır. İşte o dönemde yayınlanan Resimli Gazete de çıkan bu belgeyi sizlere sunuyoruz:
İşin ilginç kısmı, kara
kaplıya giren lahdin yayınlandığı bu gazete, daha sonra bilinmeyen bir
güç tarafından o dönemde toplatılmış, geride kalan nüshaları ise örtbas
edilip, farklı hikâyeler anlatılarak konu özünden saptırılmıştır.
Fatih
Camii’ndeki teşhirden sonra lahit oradan alınıp, Molla Fenari İsa
Camii’nin yanında bulunan, kraliçe mezarlarının yanında bir yere
konulmuş, bundan sonra ki akıbeti bilinmemekle beraber, bu lahdin peşine
bir çok yabancının düştüğü bilinmektedir. (İsteyen Molla Fenari
Camii’nin tarihini araştırabilir.)
Şahmeran’ın bu yaratıkla ilgisi var mıdır?
Medusa hakkındaki bu bilgiler, Abdülhamid Han’a okunduktan ve onayını aldıktan sonra Kara Kaplı’ya kayıt edilmiştir.
Şimdi bu konuyla ilgili bazı notlar düşelim:
* Konstantin'in mezarı Fatih’in türbesinde değildir, bunu söyleyenler yalan söylüyorlar.
* Lahit neden Fatih Camii’si avlusunda teşhir edilmiştir? Bu konuda Fatih’in vasiyeti olabileceğinden şüpheleniyoruz.
* Yahudi asıllı yazar Kafka’nın, hiç basılmayan bir eseri, bir kadının bavulundan çıktı. İsrail neden ısrarla bu eseri istiyor? Almanya neden bu eseri vermek istemiyor?
* Kafka’nın, basılmayan bu eserinde; ‘bu yaratıkla ilgili bilgilerin’ olduğu kulaklara fısıldanıyor…
Saygılarımla…
Oktan Keleş/On Altı Yıldız
http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=146

Yorumlar
Yorum Gönder